Devlet Bahçeli süreç konusunda ne kadar samimi? | Prof. Mehmet Gürses ile söyleşi

19.05.2026 medyascope.tv

19 Mayıs 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Öncelikle 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutlayayım. Devlet Bahçeli'nin pazartesi günü kendi imzasıyla çıkan metnini konuşmaya devam ediyoruz. Bu konuda süreci başından itibaren Medyascope yayınlarında birlikte takip ettiğimiz, Orta Florida Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Mehmet Gürses'le bir yayın yapacağız. Hocam merhaba.
Mehmet Gürses: Merhaba Ruşen Bey.

Ruşen Çakır: Artık sizinle yaptığımız yayınların sayısını karıştırdım. On olabilir bu; dokuz ya da on. 18 aydır bu olayı takip ediyoruz ve tabii ki Bahçeli'den sık sık bahsediyoruz. Önemli, çünkü Bahçeli sürecin en kritik anlarında çok önemli çıkışlar yapıyor. En son grup toplantısında bu statü meselesini isimlendirmişti. Şimdi çok kapsamlı, 16 sayfalık bir yazı çıktı onun imzasıyla. Ben çıktı aldım. A4 olarak 16 sayfalık bir yazı. Bu yazı bana bir tür, bu sürecin manifestosu gibi geldi. Ne dersiniz?
Gürses: Bahsettiğiniz yazının, sizin dediğiniz gibi bu kadar uzun ve detaylı olmasını beklemiyordum açıkçası. Bu kadar uzun ve detaylı olmasının başlı başına önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Bahçeli'nin o uzun metnini birkaç kere detaylı ve dikkatli bir şekilde okudum. O metne nereden baktığınıza, nasıl baktığınıza bağlı olarak, o metnin birçok nedenden dolayı çok önemli olduğunu düşünüyorum. Benim gözlemlediğim üç beş kritik noktaya dikkat çekerek sohbetimize başlayayım. Bunlardan bir tanesi, hemen metnin en başlarında iki ana hedef belirliyor. Bahçeli, neden böyle bir metni hazırladığını belirtmek amacıyla orada bir devletin bekasından bahsediyor. Devletin bekasının gereği olarak bu işin olması gerektiğini söylüyor, ki bu çok önemli. Uzun süredir Bahçeli'nin söylemeye çalıştığı bir şeydir bu. Bu da tabii ki gelişen bölgesel dengelerle beraber, giderek daha hayati bir önem kazanmaya başladı.
İkincisi, devletin bekasının yanında, bir de toplumsal uzlaşıdan bahsediyor. Yani daha önce “iç cepheyi tahkim etmek” diye söylenen şeyi, Bahçeli, bu metinle beraber çok daha detaylı bir şekilde insanların, toplumun dikkatine sunmuş oluyor. Onun da ötesinde, Bahçeli bence ezber bozan bazı yorumlar, bazı tespitler de yapıyor burada. Tabii bunun hem Bahçeli'den gelmiş olması hem bu kadar uzun ve detaylı olmasında, bu ezberleri yıkması açısından bazı önemli noktalar var. Onlardan bence en önemlisi,  barışın iki taraflı olduğu gerçeğinin altını çizmesi. Yani “Barış dediğimiz şey bir tarafın silah bırakmasıyla gerçekleşebilecek bir olay değil” demeye getiriyor. Burada örgütün, PKK'nın yaptıklarına atıfta bulunuyor. Onların yaptıklarının önemli adımlar olduğunu kabul ederek, şu aşamada, devletin ve siyasetin belli konularda adım atması gerektiğinin altını çizerek barışın ne kadar önemli, aynı zamanda iki taraflı bir şey olduğunun altını çiziyor.

Ruşen Çakır: Burada araya gireyim. O bölümü okumak istiyorum: “Barış iki taraflıdır ve bölücü terör örgütü PKK'nın taahhütlerini yerine getirmesi yanında, Devlet olarak atılması gereken adımların ikmal edilmesiyle süreç tamamlanabilecektir.” Burada ‘’Devlet’’ kelimesinde ‘’d’’ harfi büyük harf olarak yazılmış. Şu soruyu bir not olarak sormak istiyorum: Bu perspektif, Kürt hareketinin süreçle ilgili perspektifine çok yakın bir perspektif gibi geldi bana. Yani, ‘’Biz birtakım taahhütlerimizi yerine getiriyoruz, ama devlet adım atmıyor” şeklinde bir şikâyet var gerek Kandil'den gerek İmralı'dan. Sanki onların pozisyonuna daha yakınmış gibi geldi bana.
Gürses: Açıkçası eğer siz, “Bu metni Bahçeli yayınladı, Bahçeli yazdı” demeseniz, bunu DEM Parti’nin imzasıyla basına sunsanız, farkını anlamakta zorlanırdım. Çünkü Bahçeli azıcık farklı bir şekilde de olsa, burada, sizin de dediğiniz gibi hem Öcalan'ın uzun zamandır çizdiği çerçeveye, çizdiği paradigmaya çok uygun, hem de Kürt hareketinin esasında uzun zamandır bu işin esas çözümünün devletin demokratikleşmesinden ve devletin Kürtlere alan açmasından geçtiği söylemiyle aynı şeyi söylemiş oluyor. Bu anlamda tamamen katılıyorum size, çok farklı bir duruş değil.

Ruşen Çakır: Peki, devam edelim. “Barış iki taraflıdır” hususu önemli ve gerçekten çok kritik. Bir diğeri herhâlde “Öcalan'a mono liderlik” demesi ve ona daha önce vermiş olduğu ‘’kurucu önderlik’’ kavramını çok geniş bir şekilde açıp, onun çok büyük bir fırsat olduğunu anlatıyor, değil mi?
Gürses: Ben de o notu almıştım kendime, şu anda masamın üstünde duruyor. Orada Öcalan'a biçtiği rolün, sadece Devlet Bahçeli'nin yorumunun çok ötesinde bir rol olduğunu düşünüyorum. Dikkat ederseniz o uzun metinde, dünya tecrübesine, özellikle İrlanda'ya, Bask modeline ve bu tür vakalarda bu tür çatışmaların nasıl sonlandırıldığına dair siyaset bilimi literatürüne atıflarda bulunuyor. Yani bu metni kim hazırladıysa, bu metin iyi çalışılmış bir metin. Birçok akademisyenin, birçok araştırmacının uzun yıllardır kafa yorduğu bir konu olan çatışma ve çözümlerine ve o literatüre çok önemli atıflar var. Burada sizin az önce söylediğiniz Öcalan'a biçilen rol, aslında sadece Öcalan'ın PKK'nın kurucu önderi olmasını, onun lideri olmasını aşan bir rol. Bahçeli burada aynı zamanda, Kürt siyasetinin potansiyel olarak çok parçalı bir hâl almasının tehlikesine dikkat çekiyor. Hem İrlanda modeline hem başka yerlere dikkat çekerek, Öcalan'ın aslında sadece PKK'nın kurucu lideri olmasının ötesinde, bu işi bütün bileşenleriyle en iyi şekilde götürebilecek şahıs olması itibariyle, oyun bozuculara fırsat vermeden, Öcalan'ın burada çok kritik anahtar bir rol oynadığının altını çiziyor. Çünkü orada parçalı yapılardan bahsediyor. Bu “Parçalı yapılar” kelimesi çok önemli. Çünkü son 50, 60 yıldaki 200'e yakın benzer örgüte baktığımızda, PKK, bunların içerisinde disiplini en yüksek grupların arasına giren bir örgütlenmedir. Ben bunları çalışan bir akademisyen olarak bunu söylüyorum. Bahçeli, PKK'nın bu kadar önemli bir süreçte bu kadar önemli bir kararı verirken, Kürt hareketinin diğer bileşenleriyle kavga etmeden, bölük pörçük olmadan, parçalara ayrılmadan bunun devam ettirilmesinin kilit rolünün, ancak Öcalan tarafından gerçekleştirilebileceğini söylüyor, ki ben ona katılıyorum. Öcalan dışında bunu hakkıyla gerçekleştirebilecek başka bir figürü şahsen şu aşamada ben de düşünemiyorum.

Ruşen Çakır: Burada, devletin kırmızı çizgileri hususu var tabii ve son günlerde AKP'ye yakın medyada “Öcalan'ın önü açılsın, ama bunun adı konulmasın” haberler, çıkıyor. “Tamam, birtakım imkânları olsun” ama Bahçeli'nin dediği gibi mesela, “Vesaire koordinatörü ya da baş müzakereci” gibi bir resmi tanım, statü olmadan, pratikte önünün açılmasını, ama statü verilmesinin kendilerini zorlayacağını söylüyor. Yani orada kırmızı çizgi meselesi devreye giriyor. Çünkü statü verdiğiniz zaman, bir anlamda Öcalan'ı devlet yapısına katmış oluyorsunuz. Nitekim, Bahçeli grup toplantısında, “Öcalan’a verilmesi gereken bir görev” diye bahsetmişti.  Ve burada da “Lojistik ihtiyaçları sağlanacak, şu olacak, bu olacak…” Bir adı var ve bu da belli ki bir yönetmeliği olacak olan, devlet tarafından tanınma anlamına geliyor. Galiba en kritik noktalardan birisi bu. Ne dersiniz?
Gürses: Az önce siz de ifade ettiniz, ben de aynı görüşteyim. Bahçeli'nin bu açıklamayı yapmış olması, bu kadar uzun bir şekilde, detaylı bir şekilde konuyu ele alması dikkate değer bir konudur. Öcalan'a görev verilmesini, devletin bu dili kullanmasını çok yadırgamıyorum. Ama Öcalan'a düşen, PKK'ya, örgüte, Kürt hareketine düşen görevler varsa, ki vardır, Bahçeli'nin dediği gibi, barış, iki taraflıdır; devlete düşen görevler de vardır. Sanırım orada işin kilit noktası, mesela o metinde, Bask modeline, İrlanda modeline atıflarda bulunuluyor, ki bunlar doğru atıflar, doğru tespitler. Yalnız şu detayı da kaçırmamak gerekiyor: Mesele burada sadece Öcalan'a bir statü verilmesi değil. Öcalan, 20 yılı aşkındır, çok uzun bir süredir hapiste, çok uzun bir süre izole edildi. Eğer mesele Öcalan'a bir statü verilmesi olsaydı, Öcalan bu tür bir anlaşmayı devletle yapmak isteseydi, bugünü beklemek zorunda olmazdı. Bunu çok daha önce, çok daha farklı şekillerde yapabilirdi, ama yapmadı.
Şu aşamada özellikle Bask modeline, İrlanda modeline yapılan atıflara baktığımızda, devletin bunu bence çok iyi düşünebilmesi lazım. Bask dediğimiz model, bir statüdür. Bir otonomi modelidir. İspanya bir üniter devlet yapısına sahiptir, ama Bask bölgesi otonom bir bölgedir. Bask bölgesinde Bask dili eğitim dili olarak kullanılır. Aynı zamanda Bask bölgesi İspanya'da ekonomik olarak en gelişmiş, en sanayileşmiş bölgelerin başında gelir. Dolayısıyla siz, “Bask bölgesinde bu iş böyle çözüldü, demokratikleşmeyle çözüldü” dediğinizde, Bask bölgesinin o resmi statüsünü de göz ardı edemezsiniz.
Aynı şeyi İrlanda modeline de uygulayabiliriz. Siz bir taraftan İrlanda modeline atıf yaparak, İrlanda modelinin bize öğrettiklerine atıf yapıyorsunuz, ki doğru bir atıftır. Ama öbür taraftan, İrlanda modelinin aslında aynı zamanda Kuzey İrlandalılara ve İrlanda'ya bir statü verilmesiyle eş anlamlı olduğunu unutamayız burada. Mesele sadece Öcalan'ın hapishane koşullarının düzeltilmesi değil, sadece PKK'nın, “Tamam, ben artık bu işi şiddetle, silahla yapmak istemiyorum” demesi değil. Eğer barış iki taraflıysa, tek taraflı olmuyorsa, devletin, sadece Öcalan'ın değil, dağdaki 3 bin, 5 bin militanın değil, aynı zamanda milyonlarca Kürtün demokratik ve siyasal taleplerini de kabul edecek bir plana sahip olması gerekiyor. Yani siz, “Tamam, biz size görev verdik. Sizin göreviniz kendinizi feshetmeniz” derseniz ve o işi orada bırakırsanız, bu iş yarım kalmış olur. Ama her şeye rağmen Bahçeli'nin bu açıklamasının çok tarihi bir adım olduğunu özellikle tekrarlamak istiyorum.

Ruşen Çakır: Şimdi bunun üzerinden gitmeye devam edelim. Mesela yol haritasından bahsediyor. Bu ‘’yol haritası’’ lafını aslında Kürt hareketinden de duyuyoruz, Öcalan'dan da duyuyoruz. “Yapılanların ve söylemlerin karşılıklı anlam kazanması noktasında bir iletişim eksikliği yaşandığı görülmektedir. Bu noktada yeni aşama için bir yol haritası ortaya koymak, bu doğrultuda gerekli mekanizmaları harekete geçirmek gerekmektedir. Örgüt üzerindeki yaptırımların hayata geçmesini mümkün kılacak mekanizma oluşturmak, gelişmelerin takibini sağlayacak devlet kurumlarını yetkilendirmek…” Yani bir taraf örgütün yapacakları, bir taraf devletin yapacakları, bir yandan da, “İdari ve yasal düzenlemeleri yaparak barış ve kardeşlik” diye devam ediyor ve bir yol haritasından ve bir iletişim sorunundan bahsediyor. Buradaki iletişim sorunundan kastı, devletin ve siyasi iktidarın içindeki bir iletişim sorunu sanki. Ben öyle anladım. Öcalan'la görüşmelerde pek bir sorun olduğunu düşünmüyorum.
Gürses: PKK ve Öcalan, benzer söylemleri, benzer talepleri yeni söylemiyorlar. Ta 1990'ların başına, hatta ortasına gittiğimizde, o dönemlerde ilk PKK'nın, Özal dönemindeki yaklaşımları, PKK'nın, Bağımsız Birleşik Sosyalist Kürdistan amacından vazgeçmesi, yavaş yavaş bu meselenin artık Türkiye sınırları içerisinde demokrasi ve insan hakları çerçevesinde çözülmesi gerektiğini söylemesidir. Ki Öcalan'ın yakalanmasından sonra 2000'li yıllarda bu, çok daha derli toplu bir paradigma olarak Öcalan tarafından, hapishanede yazılan kitaplarında çok net anlatılmış bir meseledir. Bu son dönemde de, 20 yıllık bir aşamadan sonra o demokratik paradigmanın artık yavaş yavaş adının konulması gerektiğini söyleyen bir Kürt hareketi var. Şu aşamada, dediğinize şu anlamda katılıyorum. Büyük resme baktığınızda, Öcalan'ın, örgütün ve Kürt hareketinin söylediklerinde hem kavramsal düzeyde hem de eylem düzeyinde ciddi bir tutarlılık var. Kürt hareketi o zaman da, şu anda da, Türk devletine karşı çok daha güçsüz olan bir aktördür. Önemli bir aktördür ama ortada ciddi bir güç asimetrisi var. Dolayısıyla karşı tarafın, yani örgütün, Öcalan'ın, Kürt hareketinin söyledikleri çok net. Yapabildiklerinin maksimumunu yaptıklarını düşünüyorum mevcut durumda. “Şu aşamadan sonra ne yapabilirler?” sorusunu sorduğunuzda, hiç kimsenin çok net cevap verebileceğini sanmıyorum. “Geriye ne kaldı ki yapsınlar?” sorusunun cevabı artık net değil.
Bu aşamada artık devletin, devletin içinde olan unsurların, bir şekilde kendi aralarındaki rekabeti, belki kendi aralarındaki çatışmaları da bir kenara bırakmaları ve Bahçeli'nin özellikle vurgulamaya çalıştığı “Uzun vadeli devletin bekası gereği ve toplumsal uzlaşı” gereğince, artık devlet tarafından bu işin bir adının konulması gerekiyor. Ama ben hâlâ şu konuda emin değilim: Devletin içinde, elitler içi bir kavganın ve bir çatışma ihtimalinin olduğunun da altını çizmekte fayda var. Tabii ben bunu dışarıdan bakan, uzaktan bakan bir gözlemci olarak söylüyorum. İçeride ne oluyor, detaylar nasıl oluyor, bunu kestirmek mümkün değil, ama tahminen, söylüyorum. Bir taraftan Bahçeli'nin temsil ettiği ve siyasi çıkarların çok ötesinde bir duruş sergileyen bir siyasal ve askeri elitin olma ihtimali yüksek. Öbür taraftan, belki de günübirlik, kısa vadeli siyasi çıkarları gereği bu işi malzeme hâline getirmek isteyen ve dolayısıyla biraz emin olmayan ve bu konuda adım atmak istemeyen güçler var sanki. Bahçeli bu şekilde aslında onlara da mesaj vermeye çalışıyor: “Burada artık siz bir adım atın.” Öbür türlü, manipülasyona çok açık bir süreçten geçtiğimizin mesajını sadece okuyanlara değil, aslında devletin içindeki güçlere vermeye çalışıyor.

Ruşen Çakır: Zaten tam bu dediğinize denk gelen bir cümlesi var. “Niyet beyanları ortadadır ve gecikmeye mahal bulunmamaktadır.” Burada, “Niyet beyanı” derken, örgütü kastediyor ve bir üstünde de, “Öcalan'ın örgüt üzerindeki etkisi ve iradesi test edilmiş ve görülmüştür” diyor. Sonuçta şöyle bir metne baktığımızda, örgütün içerisinde farklı eğilimlerin çıkma riskine karşı Öcalan üzerinden bir kontrolü öneren bir Bahçeli var ve bunun büyük ölçüde başarılı olduğunu söylüyor. Ama sizin de değindiğiniz gibi devlet içerisinde aynı birliktelik henüz tam oluşamamış. Yani başından itibaren, “Öcalan dese bile Kandil uyar mı?” gibi spekülasyonlar çok yapıldı. Bahçeli orada bir sorunun çıkmadığını tespit etmiş. Ama imalı bir şekilde yaptığı göndermelerden de anlıyoruz ki, esas sorun aslında devletin içerisindeki elitler arasında.
Gürses: Ruşen Bey, ben kısa bir süre önce Medyascope'a Kürtlerin ‘’Filistinleşme’’ riski üzerine bir yazı https://medyascope.tv/2026/05/06/mehmet-gurses-yazdi-kurtlerin-filistinlesmesi-riski-uzerine-bazi-gozlemler/ yazmıştım. Bana göre, Bahçeli parçalı yapılanmaya atıf yaparak, benim bir anlamda ‘’Filistinleşme’’ konseptini nasıl tanımladığıma benzer bir şeyi söylüyor orada. Çok da uzun bir yazı değil. Bizi izleyen izleyiciler detaylarını merak ediyorlarsa, Medyascope web sitesinde mevcuttur, oraya bakabilirler. Ben o yazıda Filistinleşmeyi şu şekilde tanımlamıştım: Bahçeli'nin bu parçalı yapılanma ve örgüt içindeki ve Kürt hareketi içindeki bazı grupların buna uymama ihtimaline bağlayarak ifade etmeye çalışayım. ‘’Filistinleşme’’nin benim gözümde üç ana sacayağı var. Birincisi, coğrafi bölünmüşlük. Batı Şeria'ya baktığınızda, Batı Şeria, parçalı Filistin kentlerinin olduğu, aslında artık Filistin coğrafyasının olmadığı bir hâl almış durumda. Bir coğrafi, fiziksel bölünmüşlük var.
‘’Filistinleşme’’nin ikinci ayağı siyasi bölünmüşlüktür. Bahçeli burada aslında o siyasi bölünmüşlüğe dikkat çekiyor. Ben üçüncü ayağı diye orada Kürtlere, Kürt sokağına kendi çapımda bir mesaj göndermeye çalışıyorum. Filistinleşmenin üçüncü sacayağı duygusal bölünmüşlüktür. Bahçeli burada aslında potansiyel siyasal bölünmüşlüğe ve askeri bölünmüşlüğe atıf yapıyor. Ve eğer siz Kürdistan coğrafyası gibi devasa bir coğrafyada, Kürtler gibi, nüfusları Filistinlilerden çok daha büyük bir nüfusa sahip olan bir yerin Filistinleşmesine müsaade ederseniz hem demografik hem coğrafi hem de duygusal anlamda bölünmesinin önünü açarsanız, o zaman bu tabii ki Kürtler için çok büyük bir risk taşıyor. Ama bu, aynı zamanda Türkler, Araplar ve İranlılar için, bütün bölgedeki halklar için çok tehlikeli bir gelişme olur. Bahçeli bence aslında o örgüt içindeki parçalı yapıların, mevcut süreçten belki de çok memnun olmayan bazı grupların bunu bozmasına fırsat vermeden, devlet elitine bir anlamda bir mesaj gönderiyor. O, “d” harfini büyük yazmış. Kendisinin de ismi Devlet olunca umarım kendisine atıf yapmıyordur. “Bu işte bizim elimizi çabuk tutmamız lazım. Yakalayabildiğimiz tarihi bir fırsattır.” Bu “tarihi fırsat” kelimesini de o yazıda söylüyor bu arada. Dolayısıyla ortada aslında hem çok tarihi bir fırsat var, hem de çok tarihi bir risk var.
Türkiye Devleti, devlet aklına, devlet tecrübesine yakışır bir şekilde, Türklerle Kürtlerin bin yıldır beraber yaşamasını da göz önüne alarak, Kürtlerin kimliğini ve varlığını kabul ederek, devlete yakışır bir şekilde bu işe bir isim koyacaktır. Ya da Devlet Bahçeli'nin de uyarmaya çalıştığı gibi, sonrasını kestirmek çok zor olacaktır. Çünkü çok akışkan ve dinamik bir coğrafya. Her an her şeyin, her türlü ilişkilerin, her türlü işbirliğinin olabileceği bir süreçten geçiyoruz. Umarım bu konuda Devlet Bahçeli’nin mesajı gerekli yerlere ulaşmıştır diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Zaten o bölgesel risklere yazıda sürekli temas ediyor. Şimdi birtakım şeylerin üzerinden gitmek istiyorum birlikte. Öcalan'a koordinatörlükle ilgili şöyle bir cümle var: “Öcalan'ın koordinatör statüsü örgütün tasfiye süreci ile sınırlı kalacaktır. Dolayısıyla bu koordinatörlük, Kürtlerin lider ve temsilcisi, etnik ve kategorik hakların savunuculuğu gibi hususları kapsamamaktadır.” Ne dersiniz buna?
Gürses: Ben bunun kâğıt üstünde kalacağını düşünüyorum. Yani şu anlamda kâğıt üstünde kalacağını düşünüyorum. Siz bunu, bu şekilde söyleyebilirsiniz, ama pratikte bunu yaptığınızda, siz Öcalan'ın liderliğini kabul etmiş oluyorsunuz. Arabuluculuğunu, otoritesini zaten çoktan kabul etmiş durumdasınız. En az 2 yıldır. En azından bizim takip edebildiğimiz kadarıyla 2 yıl, ki gerçekte çok daha uzun süredir bununla ilgili çalışmaların yapıldığı apaçık ortada. Siz PKK'yı feshettiğinizde, PKK'nın feshini talep eden zaten Öcalan'ın kendisi. PKK da buna hazır olduğunu defalarca ilan etmiş bir örgüt. Siz bunu feshettiğinizde, başka bir siyasal ve legal bir alana çektiğinizde, Öcalan’a resmi bir sıfat vermişsiniz ne yazar, vermemişsiniz ne yazar? Bunun çok bir anlamı da yok aslında. Öcalan’ın, zaten yaşı gereği, bizim bildiğimiz anlamda çok aktif siyaset yapabilecek ve yapacak birisi olduğunu düşünmüyorum. Ama Türkiye gibi toplumlarda, Kürtlerde, Türklerde, Araplarda, otoritenin sadece resmi unvanlarla olmadığını çok iyi biliyoruz. Yani ille de resmi bir unvan vermek zorunda değilsiniz. Ama Bahçeli'nin burada bu söylediği bence belki kendi tabanına, Türk kamuoyuna yönelik bir mesaj olabilir. Ama esas itibariyle siz Öcalan'a ciddi anlamda o otoriteyi çoktan vermiş durumdasınız.

Ruşen Çakır: Yazının bir başka cümlede şöyle diyor: “Bahsi geçen statü içerisinde siyasallaşma kavramıyla -koordinatörlüğün adında siyasallaşma var, biliyorsunuz- ifade edilen gerçekliğin, Öcalan'ın ya da herhangi bir örgüt mensubunun siyasal figürleşmesi değil, siyasal karşılıklarının Türkiyelileşmesidir” ifadesi var. Biraz zor bir cümle, ama anlamlı bir cümle olduğu kanısındayım.
Gürses: Orada sanırım biraz laf kalabalığı yapma ihtiyacı hissetmiş bunu yazanlar. O laf kalabalığını yaparak, evirmişler, çevirmişler, ne anlama geldiğini kestirmek zorlaşıyor. Ama esas itibariyle pratikte karşılığı yok burada söylenen cümlenin. Siz, “Öcalan'ın siyasallaşmasının, siyasal lider olmasının önünü açmıyoruz” diyorsunuz, ama aynı zamanda, “Demokratik ve siyasal bir çerçevede Kürtlerin siyaset yapmasını ve şiddete başvurmasının gereksiz olduğunu” söylüyorsunuz. Yani aslında orada metnin içindeki bu cümleyle diğer cümleler birbiriyle çelişkili. Burada da bana göre şöyle bir durum var. Devlet içinde aslında hâlâ bir kararsızlık var. Devlet içinde çelişen ve çekişen dinamikler ve güçler var. Bence bir taraftan da, “Belki burada abartıyorsunuz, fazla taviz veriyorsunuz” diyenleri belki de biraz yatıştırma amaçlı. Ağzına bir parmak bal çalmak derler ya Türkçede. Yoksa az önce sizin de dediğiniz gibi o cümle, bir kere başlı başına çok kötü kurulmuş bir cümle. Bir şeyi söylememek üzere söylenmiş bir cümle.

Ruşen Çakır: Evet. Esas husus, aslında geçen çözüm sürecinde de bunlar vardı ve bu süreçte de var, Öcalan'ın ve Kandil'in, Kürt hareketinin en öne çıkarttıkları birtakım taleplerin, Bahçeli tarafından kabul edilmesi ve devlete önerilmesi. Ne diyor? “Bütün bu fesih sürecinde, kendisine örgüt mensupları yahut da bileşenleriyle sağlıklı iletişim, kurma imkânı sağlanacaktır. Kamuoyuna doğrudan açıklama olmasa da basın-yayın kuruluşları, akademik, STK ve benzeri yapılarla temas hakkı tanınabilecek.”  Yani gazeteciler, birtakım sivil toplum kuruluşu temsilcileri, akademisyenler Öcalan'la görüşebilecek. Herhâlde bunlar, Öcalan'ın görüşmek istedikleri ya da başvuruların içerisinden seçecekleri şahıslar. İmralı bir anlamda bir tür karargâh, bir parti merkezi gibi bir şey olacak herhâlde. Gelenler gidenler olacak. Bunların kimisi doğrudan örgütle ilişkili kişiler olacak, kimileri olmayacak. Bu, o bahsettiği ‘’barış ve siyasallaşma koordinatörü’’ sıfatıyla devletin sağladığı lojistikle olacak ve temel kavram da iletişim. Yani Öcalan, istediği kişilerle direkt iletişim kurabilecek.
Gürses: Uzun zaman önce, yani bu sürecin başladığı dönemde sizinle yaptığımız programlarda o zaman da şunu söylemiştim: Öcalan'ın bizim bildiğimiz anlamda fiziksel özgürlüğüne kavuşması, yani İmralı'daki hapishaneden çıkması, serbest kalması, bizim bildiğimiz anlamda topluma özgür bir birey olarak, özgür bir siyasetçi olarak karışması ihtimalini birçok nedenden dolayı hâlâ düşük görüyorum. Olabilecek şey, Öcalan'ın İmralı'daki koşullarının çok net bir şekilde değiştirilmesi, düzeltilmesi ve Öcalan'la olan görüşmelerin, geliş gidişlerin bu kadar zor olmaması. İmralı dediğiniz yer çok da uzak bir yer değil. İstanbul'dan çok kısa mesafede olan bir yer. Çok rahat gidilebilecek bir yer. Dolayısıyla aslında burada bence bu, nispeten gerçekçi bir çözüm olur, ara çözüm olur. En azından ilk aşama için. Sonraki aşamalar diğer gelişmelere bağlı olarak her yöne gidebilecek bir durumdur burada. Bu, aslında adı konulmamış bir ev hapsidir. Siz aslında bir anlamda Öcalan'a ev hapsi önermiş oluyorsunuz ve bu, ilk aşamada makul bir ara çözüm olarak görünüyor bana.

Ruşen Çakır: Başka mekanizmalardan da bahsediyor. Devlete ilişkin birtakım mekanizmalardan. Bunlardan birisi terörle mücadele. “Devlet Koordinasyon Merkezi” diye bir mekanizmadan bahsediyor. Burada bence en çarpıcı husus, “İhtiyaç duyulan kişiler burada çalıştırılabilecektir. Bu koordinasyon merkezinin, topluma süreci anlatacak ve olası kara propagandalara karşı koyacak bir iletişim boyutu olacak.” Bu husus bence çok kritik. Çünkü bu sürecin başından beri, iletişim boyutu yok. Ben öyle görüyorum açıkçası. Çok iptidai bir şekilde yürüyor. Özel olarak üstlenen bir birim zaten yok. Ve son günlerde özellikle, ‘’kara propaganda’’ diye tabir edilebilecek şeylerin giderek arttığını ben şahsen gözlüyorum. Şimdi örnek olarak anlatmayayım. Çünkü kimileri onlara, “Hayır, onlar doğru” diyebilir. Ama bana göre birtakım haberler, dezenformasyonlar, çarpıtmalar adım adım artıyor ve iş ciddiye binince herhâlde bunlar da artacak. Ama şu âna kadar hep beraber takip ettik; bu süreçte ne devlet ne de Kürt hareketi sağlıklı bir halkla ilişkiler faaliyeti yürüttü.
Gürses: Kesinlikle haklısınız. Sanırım barışı en çok isteyenlerin başında Kürtler, Kürt toplumu gelir Türkiye'de. Aynı zamanda bu uzun süren 40, 50 yıllık çatışma ortamından en çok etkilenen, en çok bedel ödeyen, en çok canı yanan, yine Kürtlerdir. Tabii bu, diğer insanların çektiklerini küçümsemek, azımsamak anlamına gelmez elbette. Her insanın derdi kendisine göre çok önemlidir, çok değerlidir ve her insanın derdine saygı duymak lazım. Benim derdim başkasının derdinden daha değerli değildir. Herkesin derdi, acısı çok değerlidir. Ama sonuç itibariyle, çok travmatize olmuş ve değişik şekillerde iyileşme ihtiyacı olan hem Kürtler hem de Türkler var karşımızda. En başta da bir Kürt toplumu var. Kürt toplumunda, çok ciddi anlamda insanların kendi kendilerine sokaklarda, kahvelerde bir araya geldiklerinde sürekli konuştukları şeyler var, sürekli “Ne oluyor? Neler oluyor?” sorusunu soruyorlar. Ve bu insanların bu soruları sorması kadar da doğal bir şey yok. O iletişim dediğimiz, yani insanlara bu işi olması gerektiği gibi açıklayabilmek, halkla ilişkiler dediğimiz, insanlarla, toplumla o ilişkileri sağlıklı bir şekilde yürütebilmek elbette çok önemli. Ama her şeye rağmen, Kürtlerin içerisindeki en örgütlü, en düzgün, en eski grup ve yapı olarak yine Kürt siyasal hareketi vardır. Ve bu Kürt siyasal hareketinin de sürekli işaret ettiği kişi Öcalan'dır. Dolayısıyla, bu sefer eğer gerçekten ciddi anlamda silahlara veda etmek istiyorsak, şiddete veda etmek istiyorsak, ki umarım gerçekleşir, burada Kürt hareketiyle mevcut kurumları yıpratmadan bu işi götürmeniz gerekir. Siz mevcut kurumları yıpratarak buna gidemezsiniz.
Burada çok ince bir tuzak var. Eğer siz ipe un sererseniz, bu süreci uzatıp Kürt hareketinin mevcut kurumlarının içini boşaltma eğilimine girerseniz, “Onları biz yıpratalım yıpratabildiğimiz kadar, sonra vazgeçeriz” diye bir anlayış varsa, bu, belki kısa vadede size kazandırır, Kürt hareketini zayıflatır, ama uzun vadede toplum dağılır. Çünkü Bahçeli sadece devletin bekasından bahsetmiyor, toplumsal uzlaşından da bahsediyor. Milyonlarca Kürtün çok net bir şekilde izaha ihtiyacı var. Milyonlarca Kürtün birçok konuda birçok sorusu var ve o sorulara çok samimi bir şekilde, net bir şekilde cevap verebilmek lazım. Belki de verilebilecek en önemli cevapların başında, tabii ki Selahattin Demirtaş'ın bir an önce çıkarılması ve serbest kalması gelir. Demirtaş belki de bu konuda herkesten çok daha önemli, pozitif, yapıcı bir rol oynayabilir. 

Ruşen Çakır: Şimdi sizin söylediğiniz toplumsal uzlaşı konusunda çok sıcak bir şey var. Bugün Ülkü Ocakları Ankara'da ‘’Türk Gençliği Büyük Kurultayı” düzenledi. Bütün herkes Bozkurt işaretleriyle, Bahçeli de öyle. Yani bildiğimiz Ülkücü toplantısı. Binlerce Ülkücü, ama esas olarak gençler var, çünkü Ülkü Ocakları düzenliyor. Devlet Bahçeli orada şöyle söylüyor: “Bugün ‘’Terörsüz Türkiye’’ hedefi için aldığımız büyük sorumluluğun yükü omuzlarımızdayken, sizlere düşen vazife her zamankinden daha büyüktür. Bu yük siyasi bir hedef değildir. Anaların gözyaşını dindirmenin, evlatlarımızın geleceğini güvenceye almanın, kardeşliği bu topraklarda yeniden tahkim etmenin ve Türk Milleti’nin bin yıllık birliğini ebediyete taşımanın Kızılelma’sıdır.” Kızılelma, Türkçü hareketin temel kavramlarından birisi. Ama mesela, “Anaların gözyaşını dindirme, evlatların geleceğini güvence altına alma” sözlerini, bir önceki süreçte başbakanken Tayyip Erdoğan söylerdi; “Analar ağlamasın” derdi, Bahçeli karşı çıkardı. Bunu şimdi Bahçeli'nin söylemesi, ama Ülkü Ocakları’nın, binlerce Ülkü Ocakları mensubunun katıldığı bir toplantıda bunu onlara söylemesi bir siyasi hedef değil. Bu, başka bir şey; tam da sizin demin bahsettiğiniz şey. Bu, yıllarca Ülkücü hareketi takip etmeye çalışan bir gazeteci olarak beni her seferinde şaşırtıyor. Başından itibaren Bahçeli'ye böyle bir şey atfedildi. “Söyler, ama samimi değil” vesaire. Bu kadar istikrarlı bir şekilde bu çizgide olması ve bu metinde de bunun karşılığının olması, sizin de bahsettiğiniz gibi galiba bu sürecin en büyük artısı.
Gürses: Açıkçası, Devlet Bahçeli’nin bu konuda samimi olup olmadığını, diğer siyasetçilerin ne kadar samimi olup olmadıklarını tabii ki hiçbir zaman yüzde yüz bilemeyiz. Ama ben Devlet Bahçeli'nin bu konuda büyük oranda samimi olduğunu düşünüyorum. Çünkü tekrar seçme ve seçilme endişesi olmayan bir siyasetçiden bahsediyoruz. Birçok nedenden dolayı MHP, 1960'lardan beri hiçbir zaman tek başına iktidara gelebilecek oy potansiyeline sahip olabilmiş bir siyasal parti değildir. En fazla koalisyonların küçük ortağı olabilmiştir. Dolayısıyla bunun Devlet Bahçeli'den gelmesinin bence şöyle bir önemi var: Devlet Bahçeli belki de devlet içinde, devletin uzun vadeli bekasını ön plana çıkaran, o bürokratik elit dediğimiz siyasal bürokratik eliti temsil ediyor burada. Hem askerî hem de sivil bürokrasiden bahsediyorum. Bakınız, Suriye diye bir devlet yok ortada artık. Irak diye bir devlet yok ortada. Böyle giderse belki ortada İran da olmayabilir ilerleyen aylarda ve yıllarda.
Şimdi aylar ve yıllar dediğimizde, şahıs olarak baktığımızda, elbette bu süre bizim için çok uzun görünebilir. Ama bir devlet için 3 yıl, 5 yıl, 10 yıl çok kısa sürelerdir. Bunlar göz açıp kapayıncaya kadar gelir gider. Yani bu kadar devasa değişimlerin yaşandığı bir dönemde artık mızrağın çuvala sığmadığı bir Kürt meselesi var. Mızrak olarak duruyor orada. Burada Kürtleri artık Türkiye devleti olarak siz mi temsil edeceksiniz, yoksa başkalarının temsil etmesine mi fırsat vereceksiniz? Artık Kürtlerin varlığının inkârı döneminin bittiğini sanırım hepimiz kabul edeceğiz burada. Kürtler artık var. ‘’Kürtleri kim temsil edecek? “Hangi platformlarda kimler nasıl temsil edecek?” sorusu, Kürtler ve bölge açısından 21. yüzyılın en büyük sorusu. Yeniden yapılandırılmış, büyük ağabeylik yapmak isteyen Türkiye devleti mi yapacak bunu? Ve Kürt coğrafyasının o doğal kaynaklarına da bu şekilde ulaşmış olacak. Kürtlerle, milyonlarca Kürtle, sadece Türkiye'dekilerle değil, Irak, Suriye ve İran'dakilerle de kol kola girecek bir devletten mi bahsediyoruz? Ya da bunu, yine kısa vadeli siyasi çıkarlara harcatıp, başka bölgesel güçlerin Kürtlerle işbirliği yapıp, bunu Türkiye'ye karşı kullanmasına mı müsaade edecek?
Bana göre Bahçeli “Kızılelma” derken, “toplumsal uzlaşı” derken ona atıf yapmaya çalışıyor. Dediğim gibi, Bahçeli sonunda bir siyasetçidir. Bazı şeyleri siyaseten söylüyordur. Burada anormal bir durum yok. Ama uzun süredir siz de, biz de, hepimiz yakından takip ediyoruz; çok tutarlı bir şekilde aynı noktaya geliyor. Dolayısıyla ortada aslında büyük oranda samimi bir duruş olduğunu düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Nitekim metinde “Toplumsal mutabakat” diye bir bölüm var. Orada, “Halkların geçmişle yüzleşmesinden, affetmekten ve bağışlamaktan, halkların buna istekli ve hazır olmalarından” bahsediyor. Yani böyle bir rövanşist, intikamcı bir perspektif yok. Bahçeli'nin bize bu metinde önerdiği dört tane mekanizma var. Bir tanesi, Öcalan’a koordinatörlük. Bir başkası, Mecliste, bir önceki komisyonunun bir benzeri, temsil edilen tüm partilerin üye verebileceği bir takip komisyonu gibi bir şey. Bir diğeri, “Tasfiye ve Düzenleme Sürecini Yönlendirme ve Birlik Komisyonu.” Bahçeli bunun başında Cumhurbaşkanı Yardımcısı olması gerektiğini söylüyor ve birtakım bakanlıklar sıralıyor. Bir diğeri de “Terörle Mücadele Devlet Koordinasyon Merkezi.” Bu, herhâlde en tepede bütün bu şeylere bakacak. Yani Devlet Bahçeli kabaca dört tane mekanizmadan bahsediyor.
Siz dünyadaki deneyimleri, birçok örneği yakından biliyorsunuz. Değişik mekanizmalar oldu. Burada hiçbir şekilde üçüncü göz yok. Bu, dünyadaki birçok örneğe göre çok önemli bir fark anladığım kadarıyla. Mesela bir tanesi Filipinlerdeydi, değil mi? Hatta Türkiye'ye de dâhil olmuştu Filipinler’deki ‘Uluslararası Temas Grubu'na. Öcalan'a atfedilen, devletin ilgili kurumlarına ve Meclise atfedilen bu mekanizmalar, sizce bu sürecin altyapısı için yeterli mi? Tabii ki işlevlerini yerine getireceklerini varsayarak söylüyorum.
Gürses: Bahçeli'nin, sizin de az önce özetlediğiniz önemli konulara atıf yapması şunu gösteriyor. Başta da söylediğim gibi aslında çok iyi çalışılmış bir metin bu. Çok ciddi bir şekilde, birçok araştırmacıyla, akademisyenle çalışıldığı ve onlardan görüş alındığı belli. Çünkü terimler aynı terimler. Bizim literatürden Türkçeye çevrilmiş çok sayıda terim var orada. İyi ki de yapmışlar. Çünkü biz ki dünya tecrübelerinden çok şey öğrenebiliriz. Ama şurada önemli bir gerçek de var. Her vakanın, her çatışmanın da kendisine has durumları olduğunu da unutmamamız lazım.
Filipin örneğini verdiniz, doğrudur. Türkiye ve Türkiye'den gruplar, İHH mesela, Filipin Hükümeti ile Moro İslami Kurtuluş Cephesi arasındaki savaşta, Moro'ya otonomi verilmesi üzere arabulucu oldular. Yani siz başka yerdeki çatışmayı bitirmenin formülünü otonomi olarak sunuyorsunuz orada. Ama eğer sizin kendi içinizdeki çatışmanın nasıl bitireceğine dair, adı otonomi olmasa bile içerik olarak karşı tarafı tanımaya gelecek olan bir formülünüz yoksa, bir yerlerde ciddi bir sıkıntı var demektir. Bu bahsettiğiniz mekanizmaların gerçekleşmesi hâlinde üçüncü göze gerek olmadan da bence çok önemli adımlar atılabilir. Üçüncü göz neden gereklidir bu durumlarda? Çünkü tarafların birbirini ya tanımamasından kaynaklanıyordur ya da uzun süren bir çatışma ortamından dolayı aktörlerin birbirlerine güvenmemesinden kaynaklanır. Şimdi sizin savaştığınız kişilere güvenmeniz elbette beklenemez. Güvenmediğiniz için, sorun olduğunu kabul ettiğiniz için zaten savaşıyorsunuz.
Ama Türkiye örneğinde, bence adı konulmamış üçüncü göz, Irak'taki Kürdistan Bölgesi ve Barzanilerdir. Son dönemde Barzanilerden üst düzey bir Ankara ziyaretinin de gerçekleştiğini biliyoruz. Onlar bence PKK ile devlet arasında adı konulmamış bir arabulucu, adı konulmamış bir üçüncü göz rolünü üstlenebilirler. Belki de PKK'nın kadrolarının bir kısmının değişik şekillerde Irak Kürdistanı’nda entegre olmasının önünü açabilirler. Belki bir kısmının Suriye'deki Rojava'ya geçmesinin önü açılabilir, bir kısmı Türkiye'ye gelebilir. Sonuç itibariyle üçüncü gözde ısrarcı olmak, büyük resme baktığımızda çok gerekli olmayabilir. Eğer biz bu işi çözebileceksek, “Biz büyük bir devletiz. Devlet aklımız var, başkasına ihtiyacımız yok” diyorsak çözebiliriz. Ama burada yine dediğim gibi, devletin ne yapacağı, bence başkalarının, örgütün veya Kürt hareketinin ya da Öcalan'ın ne istediğinden ne söylediğinden çok daha önemlidir

Ruşen Çakır: Peki, nasıl toparlayalım? Siz bu metni, “Sadece devletin bekası değil aynı zamanda toplumsal uzlaşıyı hedefleyen” bir metin olarak tanımladınız. Dolayısıyla işin içerisine hem devletin hem toplumun dâhil olması gerekiyor. “Devlet ve toplum ayrı ayrı buna hazır mı?” sorusu ortada çok ciddi bir şekilde duruyor. Ne dersiniz?
Gürses: Çok güzel bir soruyla bitirmiş olacağız. Ben uzun zamandır şunu düşünüyorum. Sizinle de çok sayıda program yaptık. Siz her gün çok değerli programlar yapıyorsunuz. Ağzınıza sağlık. Medyascope ekibine tekrar teşekkür ediyorum buradan. Siz Medyascope ekibi ve gazeteciler olarak gereken ciddiyetle, çok ciddi bir sorumlulukla bu işi ele alıyorsunuz. Bu, sizin sorumluluğunuz. Benim de bir akademisyen olarak sorumluluğum buna pozitif katkıda bulunabilmektir.
Eğer siz Ortadoğu ile ilgili olarak ‘’haklı’’ çıkmak istiyorsanız, her zaman olumsuza yatırım yapın, büyük oranda haklı çıkarsınız. Ama eğer ki mesele sadece haklı çıkmak değilse, mesela “Bakın, ben haklı çıktım. Ben demiştim” demek değilse, o sorumluluğu da almak istiyorsanız, bazı şeyleri zorlayarak daha yapıcı bir resim çizmek zorundayız. Şimdi burada, en başta devlete, sonra Kürt hareketine, örgüte, Öcalan'a, çok sayıda önemli görevler düşüyor. Ama aynı zamanda hem Kürt sokağına hem Türk sokağına önemli görevler düşüyor. Bunu sadece devletin omuzlarına yükleyemeyiz. Devlet dediğimiz, belli bir bürokrasiden, belli kurumlardan ibaret bir yapıdır. Devlet toplumsuz olamaz. Kürt sokağına düşen bir görev vardır. Benim görüşüme göre Kürt sokağına düşen görevin en büyüğü, o duygusal bölünmüşlüğe, o tuzağa düşmemesidir. Şu anda Kürtler, Kürt sokağı çok önemli bir süreçten, bir darboğazdan geçiyor. Ve o öfkeyi, o kafa karışıklığını bir öfke olarak kendisine yöneltmemesi, en büyük sorumluluktur. Daha geniş, daha uzun soluklu, uzun vadeli düşünebilmesi gerekiyor.
Ama mesele sadece Kürtlerle de bitmiyor. Türk sokağına da görev düşüyor. Türk sokağının da görevi, güçlü kesim olarak, dominant grup olarak, oturup kafasını iki elinin arasına alarak, “Acaba biz bir yerlerde Kürtlerle olan ilişkilerimizde yanlış yaptık mı? O yanlış neydi ve biz bundan sonra o yanlışı nasıl düzeltebiliriz?” sorularını kendilerine sormaları gerekiyor. Eğer bu ülke hepimizinse, hepimize düşen, sadece siyasetçilere değil, örgüte değil, devlete değil, bize de, topluma da düşen bir sorumluluk vardır. O sorumluluktan kaçmak, kolaya kaçmak olur.

Ruşen Çakır: Hocam çok teşekkürler. Çok verimli, keyifli bir sohbet oldu yine. Çok sağ olun. Eksik olmayın.
Gürses: Ben teşekkür ederim, sağ olun.

Ruşen Çakır: Evet, Devlet Bahçeli'nin metnini, Orta Florida Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Mehmet Gürses'le konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.05.2026 Mutlak butlan Erdoğan'ın derdine derman olur mu?
21.05.2026 Taha Akyol yorumluyor: Hiçbir hukukçunun havsalasının alamayacağı bir karar
20.05.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: "Öcalan’ı merkeze alan bir süreç AKP için çok riskli"
20.05.2026 Çözüm süreci sadece Bahçeli ile yürüyebilir mi?
19.05.2026 Transatlantik: Trump Çin'de ne umdu ne buldu? | Hürmüz Boğazı bilmecesi
19.05.2026 Devlet Bahçeli süreç konusunda ne kadar samimi? | Prof. Mehmet Gürses ile söyleşi
18.05.2026 Gürkan Çakıroğlu: “Sürecin artıları MHP’ye, eksileri AK Parti’ye yazar”
18.05.2026 Vahap Coşkun ile söyleşi: Bahçeli’nin yazısı ne anlama geliyor?
18.05.2026 Selahattin Demirtaş’ı bir rahat bırakmıyorlar! |
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı